Söğüt, Yol ve Rüzgar
ı
00:15
Pencerenin üzerinde, ipe gerili bir şekilde asılı duran ve tül niyetine kullanılan etek parçası, rüzgardan dolayı içe doğru dalgalanıyor; adeta bir yelken bezi gibi şişip iniyordu. Kuzinenin önünde serili bulunan gazetelerin hışırtı sesi yanı sıra ahşap çatı kirişlerinin neredeyse tamamına yayılmış olan tahta kurusu sesleri de duyuluyordu. Cebimden çıkardığım vanilyalı sigarayı kibritle yaktıktan sonra derin bir nefes aldım ve dumanı ahşap direklerin üzerine doğru üfledim. Ahşap kirişlerin üzerine doğru minik bir sis bulutunun yayılmasına sebep olmuştum. Elimdeki feneri açarak odanın içerisinde dolanmaya devam ettim. Öteberi ya da bir çöp aradım ancak bulamadım. Gerçi bir gün kalmamıza rağmen iyi temizlemiştik evi. Son bir kez daha eğilerek kuzinenin içerisini kontrol ettim. Bir zamanlar ısının ve ışığın hakim olduğu yer şimdi karanlık ve soğuğun işgali altındaydı. Elimdeki sigaradan derin bir nefes daha aldıktan sonra odanın penceresini kapattım ve ahşap kapıyı açarak dışarıya çıktıktan sonra kapıyı kapatıp kilitledim. Vaşak girmesin diye de kapının hemen altına çinko parçası yerleştirdikten sonra ay ışığı altında yürümeye başladım. Her bir adımda kalp çarpıntım artıyordu. Uzun zamandır durgun süren yaşamımın kısa süre içerisinde değişmesine sebep olan kişi şimdi aracın yanında dikiliyordu. Ayak sesimi duyar duymaz bana doğru dönüp baktı ve ne yapıyorsun dercesine elimi havaya kaldırdığımı görünce,
- " Tembelin tekini bekliyorum ve daha verimli bir yere kök salmak içinse yalağın dibini tercih ettim." dedi, gülümseyerek. Ay ışığı o kadar parlaktı ki uzun siyah saçlarındaki kırıklıkları dahi görebiliyordum.
- "Buz gibi suda kök salabileceğini mi düşünürsün yoksa? Saksı da kök salmaya benzemez burası; yabanıl olmak gerek."
Rüya, tiz bir sesle güldükten sonra göğe doğru başını kaldırdı ve,
- "Gökyüzü yıldızlarla bezeli, baksana! Sen ne demiştin bir kere, hani bir kız vardı ya öykü yazıp duruyordun ona. Bu yıldızlar hakkında..."
-"Tuz taneleri."
Kafasını taktir edercesine salladı. O sırada, işaret parmağıma ansızın yayılan ısıdan dolayı sigaramın bitmeye ramak kaldığını fark ettim ve sigaramı söndürdüm. Rüya, göğe doğru başını kaldırmış, gökyüzünü seyrediyordu. Bende keyifle başımı göğe doğru kaldırdım.
Gökyüzündeki yıldızlar aynı kumsaldaki çakıl taşlarına benziyordu. Dağınık bir vaziyette durmalarına karşın aralarında inci gibi parlayanlar göze çarpıyordu. Yaşamımı çepeçevre saran sıradanlığı al aşağı edebilecek gizemleri barındırmasına karşın uzay kapkaranlık bir perdeyle örtülmüştü. Perde kalktığı zaman ortaya nelerin çıkabileceğini tahmin bile edemediğimiz bir yerdi orası. Bilinmezliğin getirisi olan korku ve tedirginlik hissini sanki atalarımdan miras almışçasına derinden hissediyordum. Ama bir yandan da yaşamımdaki sıradanlığı bozabilecek bir gücün var olma ihtimalinden dolayı tarifi imkansız bir haz duyuyordum.
Dikkatimi göğün cazibesinden kurtardıktan sonra ıslık çalıp, cebimdeki araba anahtarını Rüya'ya doğru fırlattım.
- "Bu sefer Jimny' yi sen sür. Umarım aküsü bitmemiştir." dedim.
Rüya, avucunda tuttuğu anahtarı iki kere havaya atıp tuttuktan sonra,
- " Burada biraz daha vakit geçirmeye hayır demezdim lakin artık sıcak suya ve elektriğe ihtiyacım var. Ayrıca biliyorsun, " dedikten sonra ay ışığında dişlerinin tamamını gösterircesine gülümseyerek cep telefonunu işaret etti ve, " beni merak etmişlerdir." dedikten sonra aracın kapısını açıp içeriye girdi. Debriyajın sesi duyuldu ve sonrasında motor birkaç kez öksürdükten sonra çalıştı ve motorun gürültüsü obayı çevreleyen ormanlarda yankılandı. Son bir kez obaya baktıktan sonra arabaya bindim ve pencereyi araladım. Rüya o sırada aracın kadrajlarındaki göstergeleri dikkatlice inceliyordu. Cebimden telefonumu çıkartıp Bluetooth bağlantısı kurduktan sonra müzik listemi dikkatlice gözden geçirdim.
- " Ludovico listemi açacağım, uyar mı sana?"
Rüya ise yüzüne düşen saçlarını kulağının arkasına doğru atıp kafasını salladı. Araca ani gaz verip duruyor, motoru ısıtmaya çalışıyordu. Ay ışığının aydınlattığı yüzü o kadar güzel görünüyordu ki bunu ona söylemeye cesaret edemediğim için sessizliğimi koruyup arabanın camından dışarıya baktım. Gürgen ve çam ağaçları obanın çevresini sarmış; yakın bir gelecekte obanın içlerine kurulmuş olan yayla evlerine doğru yaklaşabileceğini haber veriyordu. Rüya'nın oflayıp puflamasını duyunca ona doğru dönmek durumunda kaldım. Gözlerini kadrajdan sonunda ayırabilmişti ve şimdi de emniyet kemerini bağlayacağı sırada ona gözlerimi kısarak baktım ve o da kemeri yarı yarıya çekmişken aniden durdu. Burnunu kıvırdıktan sonra kemerin metal tokasını sertçe geri bıraktı.
- "Doğru ya! Unuttum şu dağın yabanıl kurallarını. Fren boşa düşmediği sürece arabadan atlayacağımızı sanmıyorum. Gerçi sen Jimny'nin bakımlarını düzenli olarak yaptırıyorsundur diye düşünmüştüm."
- "Bakımlarını pek düzenli yaptırmasam da halen faal çalışıyor işte, bu yeterli."
Aracın lastikleri obadaki mıcırlı yolda arada bir patinaja takılsa da araba obanın dik yokuşunu tırmandı ve keskin sağ virajı da aksamadan döndük. O sıra arabanın içerisinde, Una Mattina* parçasının yanı sıra, bagajda yuvarlanan içi boş bira şişelerinin şangırtısı da duyuluyordu. Karanlığın hakim olduğu göğe doğru yükselen her dik yokuşun ardından keskin bir dönüş yer alıyordu. Mıcırlı yoldan topraklı yola geçtiğimiz sırada yani patinajların sona erdiğini anladığımız da rahat bir nefes aldık ve toprak yolda sakince ilerlemeye devam ettik. Elimi uzatarak Rüya'nın telefonunu alıp inceledim. Neredeyse bir haftadır kapalı durumda olan Iphone'nu avucumda tarttıktan sonra,
- "Peki, sana ulaşamayanlara ne diyeceksin?"
Karanlık yola doğru bakan Rüya, soruyu duyduğu anda yanağındaki gamze belirginleşti ve aracın hızını düşürerek,
- "Bilmem, canım ne isterse onu söyleyeceğim. Sıkıldığımı ve biraz kafa dinlemek için tatile çıktığımı söylerim. Bu arada," dediği sırada aracı durdurdu ve pür dikkat gözlerime bakarak, "senin yanında olmak bana çok iyi geldi, gerçekten! Hey, gülmesene! Ciddi bir şey söylüyorum, dinlemelisin."
- "Tamam, tamam! Dinliyorum işte."
- "Bundan birkaç hafta önce boğuluyormuşum gibi hissediyordum. Yani nefes alamaz olmuştum. Bir yandan rutin bir şekilde süren sıkıcı işim bir yandan bazı olaylar yüzünden sürekli tartışıp kavga ettiğim yakınlarım yüzünden kötü durumdaydım. Ne yapacağımı bilemez haldeydim yoksa seninle iletişime geçmezdim; sana ne kadar kızgın olduğumu biliyorsun! Beni üç yıl boyunca bir kez bile arayıp sormadın; yalnızca birkaç kez attığın o öykülerin bulunduğu mesajların dışında, hiç iletişim kurmadın. Ne kadar kalbim kırılmıştı, bir bilsen! Ama seni affettim, gerçi sen birinden af beklemeyecek kadar kibirli birisin de neyse."
- "Hey, derin bir nefes alıp sakinleş. Ne güzel övgülerle başlamıştın. Başımdan aşağıya gül yaprakları dökülürken ne ara beni çarmıha gerdin!"
O sırada, yanı başımızda yayılmış olan doruk ağaçlarının bulunduğu orman yolunun ortasında, sabit bir şekilde çalışan aracın içerisinde değilmişçesine tatlı bir tartışmaya girişmiştik. Sanki toprak yol yabanıllıktan sıyrılıp silikleşip yok olmuş; yerini sıcak bir odanın rehavetine bırakmıştı.
Rüya, tüm dişlerini açıkça görünecek şekilde gülümsedikten sonra bana dikkatlice baktı. Gözleri hafiften dolmuştu ve duygusallığı sesine yansıtarak,
- " Yaşamımın içerisinde var olmandan dolayı mutluyum."
Dedikten sonra, aracın gaz pedalına hafifçe dokundu ve araba yavaş bir şekilde toprak yoldan ilerlemeye başladı. Arabanın ön camına, çevredeki doruk ağaçlarının dalları arasından yansıyan ay ışığı vuruyordu. Telefonumdan Ludovico'nun başka bir parçası olan La Tresse* ı açtıktan sonra arada bir Rüya'ya bakmaya devam ettim.
Tanışalı dört yıl olmuştu. Onunla karşılaştıktan sonra yaşamımdaki zaman kavramı muğlaklaşmıştı. Sanki uzun yıllardır onu tanıyormuşum gibi hissediyordum. Çocukluk zamanlarını, ergenlik döneminde yaptığı utanç verici hareketleri ve iş hayatına geçiş yapıp o mide bulandırıcı rutine kendini kaptırdığı dönemlerin her birine şahit olmuşum gibi hissediyordum. Bunun sebebi elbette kendisini samimi ve açık bir şekilde anlatmasıydı. En derine sakladığı gerçekleri dahi söylemesiydi, elbette. Bana neden bu kadar güveniyordu bilmiyorum ancak bende ona neredeyse her şeyimi anlatmıştım. Zayıf noktalarımı, karamsar fikirlerimi ve başarısızlıklarımı ona içtenlikle anlatmıştım. Zor birisin, deyip geçiştirse de beni anlamak için insanüstü çaba harcayan tek insandı. Arada bir gözlerime pür dikkat odaklanır; derinlere dek inebilecek bir şekilde bakardı. Bana böyle baktığı zamanlarda kendimi çırılçıplak hissetmeme sebep oluyordu. Onun yanındayken kendimi farklı bir var oluşun içerisinde buluyordum. Kanım damarlarımda hızla ilerlerken, kalbim o klasik ritimden sapıyor; zihnim ise yepyeni fikirlerle filizlenip duruyordu. Nasıl oluyordu tüm bunlar, bir türlü anlamlandıramıyordum. Samimi olmak gerekirse, Rüya, gayet sıradan birine benziyordu. Ancak ne zaman bir araya gelip konuşmaya başlasak işte o vakit anlıyordum onun ender özelliğini; benim karamsar dünyama ışık tutabildiğini. Kelimelerle ördüğüm bu düş diyarına girmekte çekinmiyor; aksine her karışını merakla keşfediyordu ve katkı da bulunuyordu. Ancak yakında tekrardan bu düş diyarından ayrılması gerekecekti. Arabanın kat ettiği her bir metreden adeta azap duyuyordum ancak bir şey diyemiyordum. Bağırmak istiyordum ancak sonrasında ne diyeceğime karar veremiyordum. O sırada araba bir anda istop etti ve toprak yolda sessizlik hakimiyeti ele geçirdi. Rüya, ağzından bir küfür savurduktan sonra tam marşa basacakken koluna doğru dokunup beklemesini söyledim ve bana doğru, yüzümde tuhaf bir şey varmış gibi baktı.
- " Neden? " dedikten sonra marşa basmaktan vazgeçip aracın ışıklarını da söndürdü.
O kadar karanlıktı ki ay bile doruk ağaçlarının sık dallarını aşıp aydınlatamıyordu yolu. Ve duyduğum ses tekrar duyulur oldu.
" Hey, duydun mu! Vuuuu, vuuuuu..." dedikten sonra yüzüme bakıp gülümsedi.
" Evet, o yüzden dokundum ya zaten. Hohor'u duyunca bakmak istedim."
" Hohor mu? Baykuşa hohor mu diyorsunuz?"
Evet, dercesine başımı salladıktan sonra bir süre boyunca aracın camından dışarıyı seyrettik. İlkin o klasik cinsel gerginlik anını yaşadım ancak sonrasında bu duyguyu bastırarak dikkatimi camın dışında görünen ormana yönelttim. Arada bir aracın motorundan duyulan çıtırtı sesleri dışında başka bir ses duyulmuyordu. Rüya da gerilmiş olacak ki, bir anda heyecanla bana dönerek,
- "Arabadan inelim mi?"
Kapıyı açıp karanlığın içerisine doğru adımımı attım. Ormandan ürktüğümü fazla belli etmeden ellerimi cebime atıp etrafa bakındım. Hafif esen rüzgarla beraber saçına sürdüğü lavanta kokusunu hissetmemle başımı sağa doğru çevirdim. Rüzgardan dolayı saçları hafifçe dalgalanıyordu. Rüya, karanlığı umursamaksızın, ormanın içerisine doğru bakmaya devam etti. Sonra bir anda aracın kaputuna doğru yöneldi ve ön lastiğe ayağını basarak kaputun üzerine çıkıp sırtını arabanın ön camına doğru yasladı. Tozun toprağın bulandığı kaputa ve cama hiç umursamadan uzanması hoşuma gitmişti. Ağır adımlarla yanına doğru gidip dirseğimi kaputa yaslayıp ormana bakmayı sürdürdüm. Nefes alıp verişini duyabiliyordum. Konuşacağı sırada her zaman derin bir nefes alır, küçücük olan burun delikleri genişlerdi; şimdi de derin bir nefes almıştı ancak konuşmadı. Tuhaf bir sessizliğin hayat bulduğu bu yerde, arabanın kaputundan yükselen ısıdan dolayı olsa gerek, gerinip esnedim. Gerginlik yerini huzura bırakmıştı. Uzun zaman sonra gelen bu huzuru keyifle kabullenerek, bir ormana bir de yanı başımdaki Rüya'ya bakmaya devam ettiğim sırada,
- "Hey, duydun mu bak! Ormanın aşağısından geliyor. Yakınlarda olmalı. Sanırım yola koyulsak iyi olur, yoksa rüzgardan dolayı altıma kaçıracağım."
Dedikten sonra, muzipçe gülümseyerek, çevik bir hareketle aracın kaputundan aşağıya atladı. Kot pantolonunu ve gri renkli tişörtünü üstün körü elini çarparak temizledikten sonra, aracın kapısını açıp içeri girdi.
Son bir kez daha ormanı sarıp sarmalayan karanlığa göz attıktan sonra bende aracın içerisine geçtim. Ve araba, motoru sert bir şekilde öksürdükten sonra toprak yolda ilerlemeye başladı. Bedenim de tuhaf bir uyuşukluk hissi vardı. Adeta huzura ermeme ramak kalmış da ben bu fırsatı değerlendiremiyormuşum gibi hissediyordum. Aracın hoparlöründen müzik sesi geldiği sırada, koluma sıcak bir el dokundu ve,
-" Şu duygusal olan bir müzik vardı ya, hani 'yazmaya çalıştığım zamanlar dinlemeyi seviyorum' dediğin bir müzik vardı, adını hatırlayamadım."
Anladığımı göstermek için kafamı aşağı yukarı salladıktan sonra gülümsedim. Zihnimin içerisindeki durağan gölün üzerine anı kırıntıları atmasından dolayı mutlu olmuştum. Bu kırıntılar gölün üzerinde ani bir hareketlenmeye sebep oluyor; bana tekrardan var olduğumu hissettiriyordu. Telefonumun ekran kilidini kaydırıp Spotify açtıktan sonra, tarif ettiği müziğin üzerine gelip tıkladım. Toprak yolda, yapayalnız bir şekilde ilerleyen arabanın hoparlöründen, On the Nature of Daylight* yankılanmaya başladı. Ve müzik bitene dek, aramızda oluşan sessizlik ittifakını sürdürdük. Kafamı koltuğun başlığına yaslayıp bu yolculuğun hiç bitmemesini düşlediğim sırada arabanın ön camına bir damla düştü; peşi sıra bir damla daha düştü. Ve birbiri ardında damlalar ön cama düşmeye başladı.
-" Yüzün aydınlandı bakıyorum!" dedikten sonra gülümseyen Rüya, solda dönen sert virajı yavaş bir şekilde döndükten sonra bir anlığına gözlerimin içerisine baktı. Göz göze geldiğimiz an da kafasını çevirip yola bakmaya devam etti. Bir süre öylece baktım ona. Suratımda aptal bir sırıtışla izledim onu. Ta ki, kaşlarını çatıp, bana doğru gülümseyerek,
- "Ya, bana öyle bakmasana! Bana teşekkür etmene de gerek yok. Yağmuru ben yağdırmadım, ne de olsa."
dedi ve sağ gözünü kırptıktan sonra,
- "Belki, bu işin içinde birazcık parmağım olabilir, tabii! Karma, işte ne yaparsın."
Bir anda yüzümü ekşitip gözlerimi devirmemden dolayı kahkaha attı ve sözlerine devam etti,
- "Ya, sen öyle beyaz yakalığı bırakıp da köye taşındıktan sonra bu tarz konulardan uzaklaşabileceğini mi sanıyordun. Ama bak, ben sana bunları tekrardan yaşatmak için görevlendirildim. Karmadan sonra sırada burç ve doğum haritası konuları var. Bunlar beyaz yakalılar için felsefi konular."
- "Şakası bile midemi bulandırıyor. Tüketmekten başka hiçbir şey düşünmeyen beyaz yakalıların felsefesi batsın! İstemem. "
Şen bir kahkaha attıktan sonra direksiyonu her iki eliyle sıkıca tutup hafifçe sağa sola doğru sallayarak aracın yalpalamasına sebep oldu. Heyecanlandığı sırada bu tarz hareketler yaptığından dolayı fazla paniklemeden,
- "Yalnız dağın başında, toprak yoldayız, asfaltta değiliz." dedim ve sonrasında elimi kapı kulpuna götürerek; her an arabadan atlayabilecekmişim imasında bulundum. Karşılığında ise Rüya'nın tiz kahkaha sesini işittim. Ne vakit aynı yerde bulunsak onu güldürmek için içten içe yanıp tutuşuyor; onu gülümsettiğim zamanda mutlu oluyordum. Onu yaşadığı sıkıntılardan kısa bir süreliğine de olsa uzaklaştırmak hoşuma gidiyordu. Belki de, kısa bir süreliğine de olsa ona sığınak oluyordum. Bu da yaşamıma anlam katıyordu. Hatta, kaç kez geçtiğimi hatırlayamadığım bu dağ yolları bu sefer gözüme daha da sevimli hatta yaşanabilir görünüyordu.
3 yıl önce, Rüya ile sık sık vakit geçirdiğimiz dönemlerde, onun öfkeli olduğu bir anda bana dönüp, 'Senin birini sevebileceğini inanmak bana güç geliyor, sevgi nedir bilmiyor gibisin' dediğini hiçbir vakit unutmamıştım. Bir nevi zihnim her bozguna uğradığında başlıca düşmanım bu sarf edilen sözcükler oluyordu. Ancak şimdi anlayabildiğimi hissediyorum, sevginin ne olduğunu; yalnızca belirli bir süre geçerliliğini koruyan ve yaşama katlanabilmemizi sağlayan bir illüzyon. Evet, tam da bu! Başka nasıl açıklanabilir ki?
- "Dalıp gittin, bakıyorum. Ne düşünüyorsun?"
Evet, o klasik soru yine geldi. Ne düşünüyorsun, nasıl açıklayabilirim ki! Bir düşünce fırtınasıdır başlıyor; sonucunda ise geriye kuru yapraklardan ve öteberi parçalardan bir şey kalmıyor. Sağ elimi havada yavaş ve kavisli bir şekilde sallayarak sorusunu geçiştirip gülümsedim. O sırada, toprak yolunda sonuna geliyorduk. Farın ileride aydınlattığı tabela göz alıcı bir şekilde parlıyordu.
- "Buradan sağa mı döneceğim? "
- "Evet, ayrıca artık asfalta ve sokak lambalarına da kavuşmuş olduk. Gözün aydın!"
Tabelanın işaret ettiği sağ sapağa saptık ve topraklı dik yokuşu hızla aşarak düz asfalt yola adeta sıçrayarak geçiş yaptık. Bagaj da kopan şangırtıdan dolayı ön dişleriyle alt dudağını ısıran Rüya,
- "Bir şeyler kırıldı ama neyse ne. Hey, soruma cevap bekliyorum, ne düşünüyorsun?"
Araba, nizami bir şekilde dizilmiş olan sokak lambaların koyu sarı ışığı altından her geçtiğinde içerisi aydınlanıyor; karanlığın içerisinde saklanan şeyler gün yüzüne çıkıyordu. Yağan çise de ışıktan dolayı görünür olmuştu. Rüya, direksiyonun sol altında bulunan kolu aşağıya doğru çekti ve aracın ön sileceklerini gıcırtı sesleri eşliğinde çalışmaya başladı. Rüya'nın sormuş olduğunu soruyu bir süre düşündükten sonra,
- "Dağınık şeyler işte, nasıl açıklayabilirim ki? Bu bir duyguyu ifade etmeye çalışmak gibi. Yani hissedilen yoğun bir duyguyu kelimelerin dar kalıbına sokmaya çalışmak gibi bir şey. Mesela bu soruyu az önce sorduğun zaman geçmişi düşünüyordum. Şimdiyse geleceği ve yitip gidecek olan şeyleri düşünüyorum."
- "Sanırım yitip gidecek olan şeylerin içerisinde bende varım. Aynı geçmişinde olduğum gibi. Belki de geleceğinde de olabilirim, azıcık umut dolu bir konuşma yapmaya çalışıyorum şurada suratını ekşitmesene! Ya yollarda hep virajlı ve karanlık. Uzunları nasıl yakacağım? "
- "Direksiyonun sağ alt kısmındaki ikinci kolun ucuna bas."
- "Tamamdır, oldu işte! Ne diyorduk, he gelecek! Evet, neden olmasın? Belki İstanbul'a geri dönersin ve bir şekilde görüşmeye devam ederiz."
- "Sanmıyorum. Artık burada düzenimi kurdum. Kendi başıma az da olsa para kazanıp yaşamımı sürdürüyorum. İstanbul'a dönüp de itaat altında bir işte daha çalışmak istemem. İstesem de yapamam artık."
- "Yabanıl seni! Bak işte dağlardan koparıp medeniyete doğru sürüklüyorum seni; kim durdurabilir ki beni!"
"Yalnız yavaş sür, kafiyeler eşliğinde dereye doğru uçmayalım da."
"Aa, bu derenin adı ne? Soğuk mudur, bir bakalım mı? Hadi!"
"Şimdi değil, aklımda bir yer var. Yine bu dereden beslenen gölet gibi bir alan. Oraya gelince ben sana söyleyeceğim zaten. Derenin adı da Akpınar, tabelada..."
dediğim sırada Rüya aniden frene bastı ve araba, çiseden dolayı ıslanmış olan asfaltta kısa bir mesafe kayarak durabildi. Bagaj da ise korkunç bir gümbürtü koptu. Rüya, olan biteni hiç umursamadan, heyecanla bana doğru dönerek,
" Hakkı'nın öldürülüp atıldığı dere mi?" dedikten sonra, gözleri parlayarak sözlerine devam etti, " Hani Hanlar nerede?"
Ani frenin yarattığı korkudan dolayı derin bir nefes aldım ve yüzüm asık bir şekilde Rüya ile göz göze geldim ancak o bu durumu umursamadı bile. Sorusunun bir an önce cevaplanmasına odaklanmıştı. İşaret parmağımı ileri doğrultarak,
" Tam karşımızda, şu köprünün her iki tarafında yer alan metruk yapılar. Ve lütfen..."
" Frene ani basma, tamam ya, anladım! Heyecanlandım ne yapayım." dedikten sonra kafasını sağa sola salladı. Ve aniden gaza bastı. Araba bir anda öne atılarak hızla köprünün önündeki Akpınar yazılı olan tabelanın önüne dek gelmiş oldu. Tabelanın dibinde aracı durdurdu ve bana bakıp gülümsedikten sonra heyecanla arabadan indi. Pek istekli olmasam da kapıyı açıp indim. Köprünün girişinde yer alan sokak lambasının ışığı altında gürül gürül akan dereye doğru bakan Rüya, eliyle gelsene işareti yaptıktan sonra ona doğru yöneldim ve bir süre konuşmadan suya baktık. Ay, sağ tarafımızda bulunan dağın ardında kalmıştı. Çise ise insanı rahatsız edecek derece de yağmıyordu. Rüya, çiseyi umursamadan, bir süre boyunca akan suyun üzerinde çiseden dolayı oluşan su baloncuklarına baktıktan sonra,
" Tahminen şu kütüğün olduğu kısma doğru atmış olmalılar. Hakkı iri yarı biriydi, değil mi? Ya, öyleyse taşımakta zorlanmışlardır. Ayrıca öncesinde yaşanan mücadele de zaten nefesleri tükenmiştir. Vay be, demek ki burada gerçekleşti, hem de yarım asırdan fazla bir süre önce." dedikten sonra sırıtarak bana döndü ve, " ne tuhaf. Hakkı gibi birini belki de yalnızca sen ve ben hatırlıyoruz bu dünya da. Pek hayırlı biri olmadığından evlatları onu hatırlamaz. Kim annesini öldüren birini hatırlamak ister ki?"
Kafamı hak verircesine salladıktan sonra,
" Bizi görse ne tepki verir diye düşünmeden edemiyorum. Herhalde şaşırırdı. Sonuçta faili meçhul bir olaydı. Belki de yere tükürür, ardından bana söverdi." dedim, gülümseyerek. Ancak Rüya ciddiyetini bozmadan, her iki dirseğini, önceden maviye boyanmış ancak şimdi boyası yer yer dökülmüş ve paslanmış olan demir korkuluklara yaslayarak,
" Söveceğini hiç sanmam. Onu ölümsüz yaptın. Hem de kimse onun adını anmak istemezken. Kelimeler ne tuhaf, değil mi? Ölümlü bir bedeni ölümsüzlüğe..."
" Hadi ben neyse de senin gibi rasyonel birinin böyle anlamsız ve edebi şeyler peşinde koşması tuhaf."
" Anlamsız mı!" dedi Rüya, öfkeyle. Koyu sarı ışığın altında ela gözleri çakmak çakmaktı. "Önceden böyle düşünmezdin. Hatta yazmaya devam ettikçe yaşama anlam katabileceğine inanırdın. Ne oldu sana böyle? 3 yıl önce, kelimeleri peşi sıra dizer; geriye kalan hiçbir şeyi umursamazdın. Diğerleri gibi yitip gidenleri ardında bırakmaz onları kelimelerle var etmeye çalışırdın. Zamana yenik düşecek olan ufak tefek olayları öyküleştirip bana anlatırdın. O zamanlar," dediği sırada yavaşça geriye kaykıldı ve yüzünün karanlık tarafından maskelendiğine emin olduktan sonra, tiz bir ses ile, " farklı olduğunu düşünürdüm." dedi.
" Yaşamımda neyin yitip gittiğini bilmiyorum, Rüya. Artık önemsiyor muyum onu da bilmiyorum." dedikten sonra, sabırsız bir şekilde cebimi karıştırıp sigaramı buldum ve kibrit ile sigaramı yaktıktan sonra derin bir nefes aldım. Dumanı koyu sarı ışığa doğru üfledikten sonra gökyüzüne baktım. Yüzümü ıslatan çiğe aldırmaksızın bakmaya devam ettim. Işıktan dolayı, birkaç tane yıldızı zar zor seçebiliyordum.
Bir süre suyun sesini dinledik. Rüya hayal kırıklığına uğramış gibi görünüyordu. Gözlerini dereden ayırmaksızın bir süre öylece kaldı. Sanki bir sığınak arayışı içerisinde buralara, ta dağın eteklerine dek çıkmış ancak şimdi gerçek ile yüzleşmek durumunda kalmıştı. Bu diyarda sığınak yoktu. İnsanın kendisini gerçek anlamda anlayabilecek kimsenin olmayışı gibi. Yaşadığı hayal kırıklığını düzeltmek istesem de hiçbir şey söylemeden öylece durdum ve anı bozmak istemedim. Yalnızca ona uzunca bir süre boyunca baktım.
Arada bir esen serin rüzgar hanların ve köprünün başına yayılmış olan eğrelti otlarını bir o yana bir bu yana sallanmasına sebep oluyordu. İlk tanıştığımız zamanlarda Rüya'nın bazı karelerini zihnime kaydediyordum. Anı, adeta fotoğraf gibi çekip zihnime aktarıyordum. Bazen gün batımının kızıl ışığında parlayan yüzünü, bazen de ani bir rüzgarda savrulan dağınık saçlarını özensiz bir şekilde topuz yapıp bağladığı anları. Birkaç fotoğraftan oluşan zihin sergime şimdi bir yenisi daha ekleniyordu.
Köprü korkuluklarına yasladığı dirseklerini ve eğri duruşundan dolayı iyice görünür olan beli göze çarpıyordu. Saçları çiseden dolayı ıslanmış, yanaklarına doğru saçılmıştı; rüzgarla beraber yüzünü örtüp duruyordu. Üstündeki soluk gri tişörtü, koyu ışıktan dolayı turuncu renge dönüşmüştü. Düşünceli görünüyordu. Üzerinden yarım asırdan fazla bir zaman geçen melun olayın yanı sıra bir de benim yüzümden yaşadığı hayal kırıklığını düşünüyor olmalıydı. Aracın kapısını açık bırakıp koltuğa oturdum ve sigaramı yakıp Rüya'yı izlemeye devam ettim.
Akan suyun üzerinde kök salmış gibi bir hali vardı. Zaman yitip gittikçe, koyu sarı ışığın altında saçları ağarmış gibi görünüyordu. Dağlardan esen serin rüzgarlardan dolayı da saçı dalgalanıp duruyordu aynı bir söğüt ağacının ince dalları gibi. Unutulmaya yüz tutmuş onca yaşamın anısı akıntıya kapılıp giderken o en azından birini tutabilmek için çabalıyordu. Ama nafileydi çabası, bu anlamsız dünya da ne yaparsa yapsın boşunaydı.
Bir süre boyunca öylece kaldı orada; köprünün üzerinde, tek başına.
01:38
Kontağı çevirdiğim zaman motor gürültülü bir şekilde sarsıldı ve sonrasındaysa dikiz aynasından bile gözükebilecek bir şekilde egzozdan korkunç bir kara bulut yükseldi. Bu kopan gürültüden dolayı yüzünü araca doğru çeviren Rüya, gitme vaktinin geldiğini sıkkınlıkla anlayarak araca doğru yöneldi. Kapıyı açıp içeri girdiğinde fark edebilmiştim; ne kadar ıslandığını. Herhangi bir şey söylemeden, arka koltuğa uzanıp sırt çantamın içerisinden beyaz havlumu çıkarıp ona uzattım. Ellerinin ayasıyla ıslak yüzünü sildikten sonra bana baktı ve havluyu ellerimden alıp kurulanmaya başladı. İşte yine başlıyoruz diye düşünmeden edemedim. Yine bir düello ve yine kimin hamle yapacağının çok büyük bir önem taşıdığı anlardan biriydi. Bu konularda o kadar beceriksiz ve deneyimsizdim ki hep ilk hamleyi yapmaktan kaçınmış; bu vakte kadar birçok fırsatı geri tepmiştim. Bunu bilmeme rağmen konuşmadan, gaz pedalına basıp gözlerimi ve zihnimi yola odaklamaya zorladım. Vicdan azabı zihnimi adeta kasırga misali birbirine katsa da sessizliğimi korudum. O sırada ise Rüya bir yandan kurulanıyor bir yandan da gözlerimin içine bakıyordu. Sağa doğru sert bir viraja girerken ilk hamleyi yaptı,
" Sana baktığımda ne görüyorum, biliyor musun? " dedi ve sesindeki öfkeli tonu fark etmeyerek, sözlerine devam etti, " Yaşamındaki akıntıyı takip edebiliyor ve su yüzeyindeki her şeyi gözlemleyebiliyorsun. Ancak akıntının derinlerinde sürüklenip gidenleri kaçırıyorsun. Aslında görebilecek olmana rağmen görmezlikten geliyorsun. Hep yüzeye bakıyorsun ancak yüzeyde yaşamını değiştirip alt üst edecek hiçbir şey yok; derinlerde gezinen değerli şeyleri hep kaçırıyorsun. "
" Neyi kaçırdığımı anlayamadım." dedim ve aracın hızını 35'e kadar düşürdüm. Arada bir sokak lambaları yolu aydınlatsa da halen yol karanlıktı. Her bir viraj dönüşünde uzunları yakmak durumunda kalıyordum. Rüya'nın hamlesine karşılığım cılız olmuştu ki bunu onun derin bir nefes alıp burun deliklerinin büyümesinden anlayabiliyordum. Birkaç saniye geçmemişti ki Rüya sözlerine devam etti,
" Kendindeki değişimi, çevrende yitip giden dostlukları, sevgiyi ve nice değerli şeyleri. Yaşamında yitip gidenler için hiçbir çaba sarf etmiyorsun. Yalnızca yazıyorsun o kadar! Yazma çabandan dolayı seninle gurur duyuyorum. Ama yazmak dışında sevdiklerin için bir şey yapmıyorsun. Yanında hiç dostun kaldı mı ya da zor bir zamanda danışabileceğin bir arkadaşın? Şu bahsettiğin kız mesela. Onun için ne kadar çaba harcadın? Dur, tahmin edeyim; zamanın akışına bıraktın ve zavallı kız yeteri kadar çabalamadığını görünce senden vazgeçti, değil mi?" dedi ve ani bir hareketle kapının alt kısmındaki boşluktan su şişesini çıkarıp birkaç yudum su içti. Bende o sırada yolun üzerindeki çukurlardan kaçınmak için çaba harcıyordum ancak yolun sol tarafındaki çukurdan kaçamadım. Aracın solundaki çamurluktan korkunç bir gürültü sesi geldi ve çukurdan sıçrayan çamurlu su ön cama doğru sıçradı. Direksiyonun sağ alt tarafındaki kolu çekerek silecekleri çalıştırdım ve Rüya ile olan tartışmamıza, büyük bir isteksizlikle geri dönmek durumunda kaldım.
" Nerden çıktı ki şimdi bu eski kız arkadaşı mevzusu? Ben o defteri kapatalı çok oldu. Ayrıca her bir dostluğun ve arkadaşlığın bir zamanı olduğunu düşünüyorum. Aynı kum saati misali başlangıçta hazne doludur ve zaman geçip gittikçe de hazne azalır sonunda da tamamen boşalır. Geriye ise toz taneciklerinden başka bir şey kalmaz. Hiçbir şey sonsuza dek sürecek değil yani. Bu bahsettiklerin kadar doğal bir şey yok." dedim ve öfkemi belli etmemek için gözlerimi yoldan ayırmadım.
" Sorun zaman değil ki! Sorun senin bu konuya karşı bakış açın. Sen arkadaşlık ve dostluk için gerekli olan çabayı harcamıyor; bu ilişkiyi zamana bırakıyorsun. Senin çok öncelerden bana söylediğin gibi; zamana bıraktığın şey erozyona uğrayıp çürür!"
" Ne yapmamı istiyorsun, Rüya? Eğer mevzu bahis önceki ilişkimdeki kız ise o konu çoktan kapandı. Diğer dost ve arkadaşlar için ise artık çok geç. Hem ben artık köyde yaşıyorum. Mesafe açıldıkça da iletişim de mecburen kesiliyor. Bence sen, bana başka bir konudan dolayı öfkelisin ancak bu öfkeni başka bir konu üzerinden yansıtmaya çalışıyorsun. Mesela dost ve arkadaşlar değil gibi?" dedim ve aracı oldukça yavaş kullanmaya başladım zira kalbim küt küt atıyordu. Rüya ise o sırada yüzü hafiften kızarmış; öfkelendiğinde her vakit yaptığı gibi tırnaklarının üzerindeki ojeyi dişliyor; çıkarmaya çalışıyordu.
" Onca zaman geçti ama senin yine konuya yaklaşma biçimin aynı! Problem tam olarak bu işte! İnsanlara değer vermiyor; onlara karşı sevgi duymuyorsun. İçinde yeşerecek olan sevgiyi boğuyorsun; kibrinle. Bu senin yaşamındaki korkunç bir lanet ve sen bunu kaldırmak için hiçbir çaba göstermiyorsun. Yapyalnız ölüp gideceksin bu ücra yerlerde! " dedi Rüya. Bana bağırdığını fark ederek durakladı.
" Neden değer vermeyeyim ki! Elimden geldiğince çabalıyorum ama olmuyor yani bir yerden sonra bağlar kopup gidiyor. İnsanlar beni sevmiyorsa bu hususta yapabileceğim bir şey yok." dedim ve bende sesimi yükselttiğimi ancak yeni farkına vardım. Birkaç saniye geçmişti ki Rüya, gayet düzgün bir ses tonuyla son hamlesini gerçekleştirdi,
" Kendini özel biri olarak görüyorsun. Ve bu özel olma durumunu yalnızlığına ve gözlemleme yeteneğine yoruyorsun. Evet, gerçekten de iyi gözlemleyebiliyorsun. Ama yaşamak konusunda o kadar beceriksizsin ki! Ne yaşamın tadı ve anlamı olan sevgiyi biliyorsun ne de var olmana anlam katacak olan paylaşma duygusunu; hiçbir bok bildiğin yok."
Yutkundum ve bir süre düşündüm. Normalde Rüya böyle kelimeleri peşi sıra sarf etmezdi ancak bu sefer gerçekten de öfkelenmişti. Sabahın ilk ışıklarıyla aramızdaki bağın tekrardan gevşeyeceğini biliyor olmalıydı. En azından hissettiği kesindi. Peki ya ben ne hissediyordum? Dur deme cesaretinden yoksun; sorumluluğun bulunmadığı kendi dünyamda, sıkıcı da olsa bir düzen içerisinde yaşıyordum. Ne vakit bir kadınla ilişki kurmaya çalışsam elime yüzüme bulaştırıyordum. Ve şimdi, onca başarısızlıkla geçen ilişki süreçlerinden geriye kalan tecrübe sayesinde, Rüya'ya cevap vermedim ve sessizliğin aracın içerisini kuşatmasını sakince kabullendim. İçerideki havanın tazelenmesi içinde aracın camını yarı yarıya indirdim. Doruk ve çam ormanından gelen serin esintiyi memnuniyetle kabullendim. Serin havadan dolayı tüylerim diken diken olmuştu. Direksiyonu sıkıca kavradığımı fark ederek ellerimi gevşettim.
Yanımda duran kişiye duyduğum sevgiden dolayı onca şey yazmama rağmen şimdi, o kişi tarafından, sevgisizlikle suçlanıyordum. Bir yandan bu ironiyle savaşmaya çalışırken bir yandan da geçmişteki anılardan adeta bir heyula gibi canlanan eski kız arkadaşım ile yüzleşmek zorundaydım. O da aynı Rüya gibi, ayrılacağımız zaman beni sevgisizlikle suçlamıştı. Kendinde barındırdığı ego ve şımarıklığı görmezden gelerek beni suçlayıp durmuştu. O vakit fazla umursamamıştım ancak şimdi tekrardan içimi bir sıkıntı kaplamıştı. Ne yapmam bekleniyordu ki! Ben zamana yenik düşecek olan tüm bu ilişkilerin farkındaydım ki bu farkındalık beni yazmaya itiyordu. Ancak Rüya'nın Akpınar deresinin orada sarf ettiği sözlerindeki haklılığı da kabul etmeliydim zira son zamanlar da artık yazmıyor; yitip gidenleri umursamıyordum. Eski kız arkadaşım gittiğinden beri hissizlik çevremi kuşatmıştı. Arada bir ailemden biri hayatını kaybetse ne yapardım diye düşündüğümde aklımda tek bir sahne canlanıyordu; mezarın hemen yanı başında; ellerim cebimde çaresiz ve duygusuz bir şekilde ayakta, aynı kuru bir ağaç gibi dikeleceğimi anımsıyordum. Ben bu düşünceler fırtınasına kapılmışken yoldaki bir çukuru daha fark edemedim ve araba korkunç bir şekilde sarsıldı ancak yoldan da çıkmadı. Özür dilemek için başımı Rüya'ya çevirdiğim sırada, günler sonra açmış olduğu telefonunun beyaz ışığının yüzünü aydınlattığını gördüm. Sıkkınlığı rahatça görebiliyordum ancak yine de bir şey demek istemedim. İlişkisinin nasıl gittiğini de sormamıştım ancak yanıma ilk geldiği zamanda parmağında yüzük yoktu. Şimdi ise ona günler önce yazılan mesajları pür dikkat bir şekilde okumaya başlamıştı.
02:11
Yağmur durmuştu. Asfalt yol arada bir sokak lambasından yansıyan sarı ışıkla parlayıp kararıyordu. Araba yamaçlardan indikçe iğne yapraklı ağaçların yerini geniş yapraklı ağaçlara bırakmıştı. Bunu aracın ön camına arada bir düşen yapraklardan da anlayabiliyorduk. Sessizliği bölmek için Spotify uygulamasını tekrardan açıp Low Roar-Breathe In adlı müziğini açtım ve gözlerimi aracın aydınlattığı yola odakladım. Rüya ise arada bir gözlerini ovuşturup telefonun ekranına bakmaya devam ediyordu. Onu rahatsız etmemek için konuşmadan aracı kullanmaya devam ettim. Gözlerim karanlığın hakimiyeti altındaki yol üzerinde odaklansa da zihnim geçmişe dönmüş; Rüya ile ilk karşılaştığım anı zihnimde yeşermeye başlamıştı. Filmlerde olduğu gibi romantik bir karşılaşma ya da tanışma olmamış aksine onu ilk kez gözlemlediğim zaman arkadaş dahi olmayacağımın kararını vermiştim. Sürekli tüketmeye odaklanan, ucuz mutluluklar peşinde koşan şımartılmış bir kız çocuğu gibi görünmüştü gözüme. İkinci karşılaşmamızda da aynı rolü üstlenmişti. İyiden iyiye soğuduğum bir vakitte birebir sohbet etme fırsatı bulmuştum ve iki saat içerisinde tüm ön yargılarım yok olmuştu. Konuşmaya başladığımız andan itibaren gerçeklikten soyutlanmıştık. Çevremizdeki insanların yaşamını saran sıradanlıktan sıyrılmıştık. Kendimize ait bir sığınak inşa etmiştik. Evet, doğru kelime bu olmalı; kelimelerden oluşturulan bir sığınak. Ne sıradanlığın içeri girebildiği ne de sıkıcı rutinin eşlik edebileceği bir yerdi burası. Herhangi bir kural olmaksızın; özgürce fikirlerin söylendiği ve zayıflıkların da dahil olmak üzere her şeyi itiraf edebildiğin bir yerdi. Maskelerimizi çıkarmış, yabaniliğin sınırına dek uzanmaktan keyif alıyorduk. Böyle başlamıştı işte. Nereye gidersek gidelim anlaşılıyordu aramızdaki uyum. Ta ki benim uzaklaşacağım bir zaman gelene kadar.
" Hey! Yoldakine bak!" diye bir anda bağıran Rüya, heyecandan bir çığlık atarak, " aşağıya atladı! Dur da bakalım..." dedikten sonra gözleriyle aracın arka camından bakmaya başladı. Daha önce yollarda Karaca gördüğümden dolayı sakin kalmış, heyecanlanmamıştım. Normalde Rüya'nın ani çıkışlarından dolayı panikler, hemen frene basardım ancak bu sefer sakince aracı köşeye doğru park edip istop ettim.
" Neydi o?" dedi Rüya, heyecanla, bir yandan da kapının kulpunu arıyordu.
" Karacaydı, buralarda baya var." dedim sakince, dikiz aynasından bakındığım sırada Rüya'da aracın kapısını açtı. Arabadan dışarı çıktığı an kucağındaki telefon mıcırlı zemine düştü. Telefonu umursamaksızın hemen yol kenarındaki yamaçtan aşağıya, dereye doğru bakmaya başladı.
" Gözden kayboldu ya! Biraz daha görebilseydik keşke! Ne kadar güzel gözleri vardı öyle." dedi Rüya, heyecanla.
Bende o sıra arabadan inmiştim ve yavaş adımlarla Rüyanın yanına yanaşıp aşağıya göz attım. Ama ay ışığının yansıdığı derenin dışında bir şey gözükmüyordu.
" Neyse en azından bir yabani hayvan görmüş oldun." dedim ve ona doğru gülümsedim. Bana doğru döndüğü sırada gözlerinin içi parlıyordu.
" Ne tuhaf, değil mi? Yani yabanıl canlılara bu kadar yakın olmamız. " dedi ve geldiğinden beri ilk defa yanıma yaklaşıp bana sarıldı. O an gözlerimi kapadım. Gerçek anlamda zihnim berraklaşmıştı. Sanki dünyanın gizemini çözdüğümü hissediyordum. Bu basite indirgenemeyecek düzeyde bir duygu birikimiydi. Bir başkasına oldukça basit gelen bu eylem benim için çok büyük bir anlam ifade ediyordu. Bunun sebebi sevgiye erişebilecek bir konumda bulunmamdan kaynaklanıyordu. Bana sarıldığından beri hafiften titriyordu. Sanki ağlamamak için kendini zor tutuyor gibiydi. Nedenini sormadım ve ona sıkıca sarılmaya devam ettim. Acaba düzgünce sarılıyor muydum, bilmiyordum. Uzun zamandır kimseye sarılmamıştım. Panikle sıkıca kavradığım ellerimi gevşettim. Ama o daha da sıkı sarıldı bana. Yüzümdeki ablak gülüşü görmediği için oldukça mutluydum. Ay ışığının yansıdığı su yüzeyi, çevremdeki kral otunun beyaz çiçekleri ve sarı kasımpatılar... Her biri doğaüstüymüş gibi görünüyordu gözüme. Bitmesini istemediğim bir andı. Rüya başını sol omzuna doğru yatırmıştı ve o tarafımda ıslaklık hissetmeye başladım. Ağlıyor olmalıydı. Aracın motorundan gelen çıt çıt sesleri ve derenin şırıltısı dışında bir ses duyulmuyordu. Bir süre böyle kaldık; gecenin orta yerinde, ay ışığı altında. Sonra Rüya konuşmaya başladı,
" Buraya neden geldiğimi sormadığın için teşekkür ederim. Özel bir durumumun olduğunu düşünmüş olmalısın." dedi ve benden birazcık uzaklaşıp gözlerindeki yaşı sildi.
" Nedenini umursamıyorum. Burada olman benim için yeterli." dedim, kendimden emin bir ses tonuyla. O an, seninle ömür boyu yaşarım dese hemen kabul ederdim.
" Fehime öldü. " dedi, birden bire.
Güçlükle yutkundum ve ne demem gerektiğine karar veremediğim için sessizliğimi korudum.
" İlk zamanlarda Fehime dediğimde bana kızıyordun, hatırlıyor musun?" dedi Rüya, hafifçe gülümseyerek. " Anne demem gerektiğini söyler, bana kızardın." dedikten sonra burnunu sertçe çekti. " Nedenini anlatmıştım zaten sana. Hiçbir zaman o sıkı bağa sahip anne-kız olamadık. Üniversiteye gidene kadar zor bela beraber yaşamıştık sonrasında ise yılda yalnızca birkaç kez yanına gidiyordum." dedikten sonra ellerini cebine atıp, gözlerini aşağıda gürül gürül akan dereye doğru çevirdi. Ay ışığından dolayı yüzü ve vücudu antik yunandaki heykelleri andırıyordu.
" Bundan 11 gün önce vefat etti. Vefatının ertesi gününde ise Muratpaşa'da defnettik. Uzun zamandır hastaydı zaten. Son günlerinde beni aramıştı ama işte her zaman ki gibi birkaç dakikalık üstünkörü bir konuşma geçmişti aramızda. " dedikten sonra tekrar ağlamaya başladı. Yavaş adımlarla yanına yaklaşıp ona sarıldım.
" Senin suçun değil, Rüya. Bazen istesek de sevgi bağının önündeki duvarı aşamıyoruz. " dedim, çaresizce. Rüya ise hiçbir şey demeden bir süre boyunca ağladı. O sıra aklıma, yıllar önce Rüya ile sürekli olarak ölüm üzerine konuştuğum zamanlarda bana söylediği sözler aklıma gelmişti.
" Bana öncelerden yani ilk tanıştığımız zamanlarda ölüm hakkında söylediklerini hatırlıyor musun? Sevdiklerimizin ölümünden sonra yaşanan uzun süreli yas sürecini kabullenmek yerine vefat etmiş kişiyle geçirilen anların değerli olduğunun farkına varmamız gerektiğini söylemiştin." dedim ve o zamanı hatırlayarak, bu sözleri söylediği anda ondan ne kadar çok etkilendiğimi hatırladım. Sessizliğin sinsice aramıza sızmasına izin vermemek için konuşmaya devam ettim,
" Hatta, o zamanlar güncel bir haberden de örnek vermiştin. 15 yaşındaki evladını bir motosiklet kazasında kaybeden bir annenin haberi vardı, sanırsam. Evladıyla geçirdiği o güzel anılardan dolayı Allah'a şükran duyuyordu. Evladı bu dünyadan çok erken göçse de onunla geçirdiği vakitlerin güzelliğinden ve anlamlı olduğundan söz ediyordu."
" Evet, hatırlıyorum. Ama zaten asıl acı veren bu ya! Artık annem yok; o güzel anıların olma ihtimali de yok! Hep bir soğukluk vardı aramızda, daha önce sana da bahsetmiştim. Annem bizimle yani küçük kardeşimle bana karşı bağ kurmak için hiç çaba sarf etmiyor; yalnızca ablamla yani ilk çocuğuyla bağ kurmakla yetiniyordu. Yaşlarımız ilerledikçe, minik adımlar dahi olsa çaba göstermeye başlamıştı ama artık bağ kurmak için çok geçti. Belki de, o da bunu fark ettiği için son zamanlarında daha büyük adımlar atmaya çalışıyor; beraber vakit geçirmekten söz edip duruyordu. Ama bunun için çok geç kalmıştı ki kardeşim ile bende bu durumu umursamamaya başlamıştık. Annem tüm sevgi ve ilgisini ablama gösterdiği için beni ve küçük kız kardeşimi es geçmişti. İçten içe, bunu dile getirmesek de onu suçladığımızı düşünüyordu. Ama anlayamadığı şey şuydu; hiçbir çocuk ebeveynini suçlayamaz! Çocukluğumuzdan itibaren kardeşim ile ben yalnızca kendimizi suçlayıp durduk. Var oluşumuz bir suça dayanmışçasına kendimizden nefret ettik. Ablam ise bu durumdan muaf bir şekilde hayatını sürdürdü." dedikten sonra yutkunup çevresine bakındı.
"Cenazede kardeşim ile ben sakin ve soğuk görünüyorduk. Gözyaşı bile dökmedik. Oysa ailede en sulu göz bizizdir! Bir tek ablam hüngür hüngür ağladı ve bir de komşular..." dedikten sonra titremeye devam etti.
" Üşüyor musun, araca dönelim, haydi." dedim ve onun hasta olmasından korkarak araca bindirdim. İstemeyerek de olsa eğilip yerdeki telefonunu aldım ve ekranını tişörtüme sildikten sonra ona uzattım. Neyse ki o da telefondan tiksinircesine, telefonu tuttuğu gibi arka koltuğun üzerine doğru attı. Kapısını kapattıktan sonra şoför koltuğuna oturup aracı çalıştırdım. Bir süre motorun ısınmasını beklerken Rüya'ya göz atıp duruyordum. Titremeye devam ediyor, bir yandan da gülümseyip yüzüme bakıyordu. Saf bir melek gibi, diye düşünüp gülümsedim. Ansızın Rüya'nın yüzü ekşidi ve gözleri kocaman açıldı. Ne olduğunu tam anlayamadan kapısını açıp dışarıya doğru kustu. Dizimi onun koltuğuna doğru yaslayıp saçlarını tutmasına yardımcı oldum. Bir iki kere daha öğürdükten sonra öksürüp peçete istedi. Arabanın torpido gözünden peçeteyi alıp ona uzattım. Sonrasındaysa kafasını salladığında ıslak saçlarını bıraktım.
" Daha iyi misin? Kesin yukarıda üşüttün. Benim hatam, zıp pırt durmamalıydık." dedim, keyifsizce.
Rüya ise kafasını hayır anlamında sallayarak gülümsüyordu. Hiçbir şey demeden arka koltuktaki çantasına doğru uzanıp içerisinden diş macununu çıkarttı. İşaret parmağına biraz sürdükten sonra kapının konsolundaki su şişesini alıp arabadan indi. Bende kapımı açıp arada bir onu gözetlemeye başladım. O yamacın orada ağzını çalkalarken bende çevrede gezinmek amaçlı arabadan indim.
Durduğumuz yerde kocaman kayalıklar vardı. Toprak kaymasından dolayı dağdan inen bu kayalar yolun kenarına birikmişti. Yakın zamanda, eğer buradan alınmazsa dereyi boylayacakları da kesin görünüyordu. Kayanın dibinde birkaç bira şişesi duruyordu. Şişelerin çevresinde oluşan karaltının gözümü kamaştırırcasına hareket ettiğini fark ettiğimde, karaltıya yaklaşıp çömeldim. Bir sürü karınca paketi açılmış çikolata paketinin içerisine hücum ediyordu. Bazıları ise çevredeki çekirdek kabuklarını alıp götürme derdindeydi. Yanı başımda boy atmış olan ayrıkotunu kopartıp sapıyla bir süre çikolata paketinin içerisini karıştırdım. Kargaşaya kapılan karıncalar ise etrafa dağılmaya başlamış; dışarıda kalmış bazı karıncalar ise bunu fırsat bilerek pakete doğru yönelmişti. Ay ışığının altında yaşanan bu kargaşayı bir süre seyrettim ta ki Rüya'nın gölgesi önümde belirgin olana dek.
" Neye bakıyorsun öyle? "
" Karıncalara." dedim. Yanı başıma gelip çömeldi ve birkaç saniye boyunca karıncalara baktı. O sırada elimi yavaşça uzatıp saçlarına dokundum. Saçları hala ıslaktı. Gözlerini dikip bana bakmaya başladı. Çenesinde diş macununun koyu mavi lekesi belirgin bir şekilde görünüyordu. Ne demem gerektiğini bilmiyordum. Annesini kaybetmiş birine ne denilebilirdi ki.
" Daha iyi misin? Arabaya geçelim artık. Rüzgardan dolayı üşütmüş..."
" Hengamenin farkında mısın? Yaşamak için mücadele ediyorlar." dedikten sonra hafifçe bana yaslandı ve, " senin yanındayken, daha önce gördüğüm sıradan şeyleri daha farklı açılardan görmeye başlıyorum. Hatırlıyor musun? Şu kütüphanedeki söğüt ağacının altında oturduğumuz günü. Yağmur hafifçe yağmaya başlamıştı ve biz elimizde karton bardaktaki kahvemizle keyif çatıyor; rüzgarın dalgalandırdığı salkım söğüt ağacının dallarının başımızın üstünde sallanmasını seyrediyorduk. Çevremizdeki herkes yağmurdan kaçınırcasına koşuşturuyordu. O sırada bir kuş gelmişti, adı da..." dediği sırada,
" Ak sırtlı ağaçkakan." dedim, gülümseyerek.
" Ha, evet! Ağaçkakan! Söğüt ağacının altındaki çalıya konmuştu ve bir süre bizimle kalmıştı. Onu seyredip kahvemizi içmiştik. Yuvanın ne anlama geldiğini konuşmuştuk. Ağaçkakan kendine bir yuva inşa edecek sonra da uzunca bir süre bu yuvaya hizmet edecekti. Sen yuvayı dişinin kurması gerektiğini söylemiştin. O zaman içim ürpermişti. Tuhaf bir aydınlanma yaşamıştım. Biliyor musun; hiçbir zaman yuva kuramayacağımı o an anlamıştım. Çocuklar üzerine hiç derinlemesine düşünmemiş; bir çocuğun annesi olma ihtimalini aklıma dahi getirmemiştim. Bu düşünce tüylerimi diken diken ediyordu." dediği sırada gözleri dolmuştu.
" Arabaya geçelim, daha fazla hasta olmadan." dedim ve bir elimle ayağa kalkmasına yardımcı oldum. Arabaya girdikten sonra kontağı çevirip aracı çalıştırdığım sırada,
" Ölüm hakkında ne düşünüyorsun? " dedi Rüya, ansızın. Başını koltuğun yanına yaslamış, üzerine ise çantasındaki şalı alıp örtmüştü.
" Gözlerin üzerine kapanan kara bir örtü."
" Peki ya zihin? O da mı örtünün altında karanlığa boğulacak? " dedi, merakla. Gözlerinin içi parlıyordu. Bu tarz sorular sorduğunda gözlerin içi parlar; adeta bir çocuk gibi vereceğim cevapları merakla beklerdi. Bu anlarda kendimi değerli hissederdim. Onun sayesinde değer görmeyen fikirlerim tozlu rafların arasından gün ışığına çıkar; görünür olurdu.
" Çok kısa bir anlığına, beynimizin son refleksini gerçekleştirerek; rüya görme durumuna benzer bir şey olacağını düşünüyorum. Tüm yaşanan anılar, mantıksız bir düzlemde akıp gidecekmiş gibi. Ama bu o kadar kısa bir süreliğine olacak ki sanki hiç yaşamamış gibi hissedeceğiz. Bu kısa süre sona erdiğinde ise tamamen karanlığa gömüleceğimizi düşünüyorum. " dedim, karamsar bir halde.
" Yani hiçliğe karışacağız? " dedi Rüya, dudak bükerek.
" Evet, ben böyle düşünüyorum. Ahiret inancı ya da ruh inancı bana pek uymuyor. Belki ilerleyen zamanlarda ruha olan bakış açım değişebilir de ahiret bana göre değil. "
" Neden öyle söylüyorsun ki? Bence ahiret inancı insanlara yaşama tutunmak için harika bir neden sunuyor. "
" Orası kesin, ona bir şey demiyorum zaten. Oldukça kullanışlı bir argüman ve ahlakın temelini de sağlamlaştırıyor. Ama bu bile bana hitap etmiyor işte; bunun insanların ölüm ve yok oluş karşısındaki çaresizlik hissinden kurtulmak için uydurduğunu düşünüyorum. Sonuçta herkes benim gibi düşünse..." dediğim sırada, Rüya sesli bir kahkaha attı.
" Herkesin karamsar olduğunu düşünsene! Fırına gidiyorsun, bir gün ekmek var ikinci gün yok. Nedenini soruyorsun, canım istemedi diyor. Süt almak için markete gidiyorsun, market kapalı. Nedenini sorguluyorsun ve bir bakıyorsun yaşamın anlamını bulmak için yolculuğa çıkmış. Kimse çalışmaz, tüm düzen bir anda allak bullak olur. " dedi Rüya, gülümseyerek.
Araca hafifçe gaz vererek yola koyulduk. Birkaç saniye geçmişti ki,
" Sanırım öyle olurdu. " dedim ve ekledim, " Mülkiyet ve para kazanma hırsı da yok olacağı için herhalde açlık yaşanırdı. Yüksek düzeyde ölüm oranları ve işsizlik patlak verirdi. " dedim.
" Yani diyorsun ki inanç toplumu ya da sistemi bir arada tutan bir harç? "
" En azından harcın önemli bir malzemesi. Onun içerisine daha birçok şey eklenebilir. Peki ya sen ne düşünüyorsun, yani ölüm çat kapı geldiğinde ne olacak? " dedim. Yola bakarken arada bir Rüya'ya da bakıyordum çünkü vereceği cevabı merak ediyordum.
" Bence de bir ahiret yok. Ben yalnızca ruha inanıyorum. Öldükten sonra ruhlarımızın serbestçe dolandığını söylemiyorum ya da tekrardan farklı bir bedende dirileceğimizi de düşünmüyorum. Bu olayın yani ruhun sürekli olarak, 'rüya görme' durumunda kalacağına inanıyorum. "
" Ne zamana kadar? Ne yani sürekli rüya mı göreceksin? O zaman ruhun var olmasının anlamı ne ki? " dedim, şaşırarak.
" Yaşadığım bunca olayın silinip gideceğini düşünmüyorum. Ruh burada yalnızca bir araç."
" İnancını kendi yaşamının silinip gitmesini engellemek amaçlı; yani bir nevi avuntu haline getirmen beni üzdü. " dedim, hayal kırıklığına uğrayarak.
" Neden öyle düşünüyorsun ya! Yaşadığın ve hissettiğin her şey günün sonunda yok olacak ise yaşamın anlamı ne ki! " dedi Rüya, öfkeyle.
" Zaten yaşamın bir anlamı yok, Rüya. Anlamsızlık denizinde, belirli bir süre boyunca boğulamamak için çabalıyor; bu çabaya da yaşamak diyoruz. "
" Of! Yine karamsarlığın sığ sularına sığındın! Neden anlamı olmasın ki? Hem ya bir yaratıcı varsa? " dedikten sonra merakla suratıma doğru baktı. Sanki Tanrı'nın varlığı benim iki dudağımın arasındaydı.
" Olsa da olmasa da yaşamımızı etkileyeceğini düşünmüyorum. Yaratma konusunda olağanüstü dokunuşunu yapmış olabilir ama gerisine yani bu günlük boktan rutine karışacağını hiç sanmıyorum. "
Rüya söylediklerimden dolayı öfkelenmişti. Ama buna aldırmadım. Çünkü öfkesi oldukça doğaldı; kim öfkelenmezdi ki, anlamsızlığın karşısında.
" Neyse ne! Ben ruha inanıyorum ve ölümden sonra da rüya görme halinin devam edeceğini düşünüyorum. " dedikten sonra genişçe esneyip burnunu çekti. Gözlerinden adeta uyku akıyordu.
" İnanman güzel. Biraz dinlensen iyi olur."
" Şimdiden sıkıldın yani benden? Pes doğrusu!" dedikten sonra başını sola doğru yani bana doğru eğerek gözlerini kapattı ve, " Şaka yapıyorum ya, hemen alınma. Gölete yaklaştığımızda beni uyandırmayı unutma."
" Oraya varmamıza daha var. Vardığımızda ben seni uyandırırım. Uyu sen." dedim ve aracın içerisindeki ışıkların çoğunu söndürdüm. Arada bir usulca alıp verdiği nefes sesini duyuyordum. İçten içe bu anı yaşadığım için kendimi şanslı hissettim.
Aracın far ışığı altında parlayan asfaltın üzerindeki çukurlara dikkat ederek virajları dönmeye devam ettim. Sıklıkla kafamı çevirip Rüya'yı kontrol ediyordum. Elimin ayasıyla alnına dokunduğumda ateşinin fazla olmadığını fark edip rahatladım. Biri için endişelenmeyeli uzun bir zaman olmuştu. Islak saçları yüzünün bir kısmını kapatsa da, sokak lambalarının koyu sarı ışığı denk geldikçe yüzünü görebiliyordum. Onu seyrederken, bir başkası için endişe duymanın beni ne kadar aciz hissettirdiğini anlamıştım. Birine bağlanmak bu dünyada ki riskli eylemlerin başında gelse gerekti. Sevdiğin kişi için akıl almaz şeyleri kabullenmek, mutlu olsun diye çırpınmak ve kalabalığın dolup taştığı şehirlerde silik bir maskeyle dolanıp durmak ne yorucu olmalı diye düşünmeden edemedim. Peki ya tüm bu risklere katlanmaya değer mi? Yıllardır geliştirmiş olduğum kimliğimden ve düşüncelerimden taviz vermeye gerçekten de değer miydi? Minik bir kıvılcımla alev alan bu düşünce zihnimi kavururken başımı tekrardan Rüya'ya doğru çevirdim. Nemli saçlarının örttüğü yüzüne nazikçe dokundum. Koltukta hafifçe kıpırdanıp başını biraz daha geriye doğru yasladı. İşte o sırada sorularımın hiçbir anlamı olmadığına kanaat getirdim. Riskleri de umurumda değildi. Aracın farları önümdeki karanlık ormanı aydınlatırken, zihnim de bir aydınlanmanın eşiğindeydi;
Bu hususta artık sorular anlamsızdı, cevap artık çok netti.
ıı
...


.jpeg)
Yorumlar
Yorum Gönder