Tuhaf bir Ezgi






Sıkıca birleştirdiğim avuçlarımı kulağıma doğru yaklaştırıp bir süre boyunca pır pır sesini dinledim.
Ta ki mutfaktaki su ısıtıcısının uyarı sesini duyana dek. Parmaklarımı hafifçe araladım. Bir süredir karanlığın içerisinde çırpınan güve, hafifçe aralanmış parmaklarımın arasından sızan gün ışığını görür görmez son bir gayretle kanat çırptı ve kendisini hapseden parmaklardan kurtuldu. Yalpalayarak, açık pencereden dışarı doğru uçup gitti. Avuçlarımın içerisindeki pulları masanın üzerine üfledikten sonra sandalyeden kalkıp gerindim. Can sıkıntımı dağıtmak için istasyonun içinde yürümeye başladım. Duvarı boylu boyunca kaplayan cam kapaklı dolapların önünden geçerken yansımamı fark edince donup kaldım. Yanaklarımı çortluk gibi saran kılların ve sağ gözümün üzerindeki yeşil morluk dışında; suratımda korkunç bir memnuniyetsizlik ifadesi vardı. Dayımın sahip olduğu bu istasyonda üç aydan fazla bir zamandır çalışmanın getirmiş olduğu bıkkınlığın yanında, üç hafta önce yaşadığım olayın etkisi bariz şekilde görünüyordu.

Yansımamdan iğrenircesine sırtımı dönerek dolaplardan uzaklaştım ve tam mutfağın içerisine gireceğim sırada, istasyon girişindeki mıcırlı yoldan bir kamyonetin patinaj sesini duydum. Birkaç saniye sonra, istasyonun önünde, egzozundan kara duman izi bırakan, 90 model beyaz bir Ford Transit duruyordu. Muhtarın aracını tanır tanımaz istasyondan dışarı çıktım. Muhtar, aracı istop ettirdikten sonra ağır hareketlerle aracından indi. Köylüler bu adamdan pek haz etmese de onu seçmekten geri kalmıyordu. Muhtardan bahsettikleri zaman da, onun yılda bir kez asfalt yoldaki çukurlara yama yapmak için gelen belediye çalışanlarının yanında göründüğünü ve ardından ise malak gibi yattığından bahsederlerdi. Ne güzel iş, diye düşünmeden edemedim. En azından bir süreliğine ortadan kaybolmaya izin vardı. O sırada muhtar elleri cebinde yanıma yaklaşarak, alışılagelmiş göz kırpışını yaptıktan sonra, 

" Ne var, ne yok? Ayam da bozdu bozacak, baksana."

" Ne olsun, Necmettin abi. Pek uğrayan da yok." dedikten sonra başımı yukarı kaldırdım ve gökyüzüne baktım. Ardından söylediğine hak verircesine kafamı salladım. Nitekim gökyüzü kara bulutlarla kaplanmıştı. 

Muhtarın hal ve hareketlerinde keyfimi kaçıran bir tuhaflık vardı. Sanki bunu anlamış gibi eliyle gelmemi işaret ederek aracının arkasına doğru yürüdü. Ben de içimden " Ne ketum herif, " diye söylenerek arkasından peşi sıra yürüdüm. Aracının kasasını kapalı tutan demir çivinin çengelini yuvasından çıkardı. Ardından gıcırdama sesi eşliğinde aracın kapağı yana doğru yavaşça açıldı. Aracın kasasında mavi brandaya sarılmış bir çıkıntı göze çarpıyordu. Yanında ise iki kazma ile bir kürek duruyordu. Sağ elinden kuvvet alarak aracın kasasına çıkan muhtar, çakısıyla brandanın baş kısmını kestikten sonra, birkaç saniye boyunca yüzümü inceledi. İlk başta ne yapmaya çalıştığını anlayamadım. Ortamı saran sessizlikten huzursuzlanarak, aracın kasasına tırmandım ve mavi brandaya doğru yöneldim. Kelime sarf etme gayreti bile göstermeyen muhtarın davranışlarından ziyade başka bir şeyin varlığından dolayı huzursuzlanmış olduğumu; brandanın baş kısmından çıkan şeyi görünce anladım.
 



Çinko çatıya vuran yağmurun sesinden başka hiçbir şey duyulmuyordu. Sallama çay poşetini sıcak su dolu bardağın içerisine bıraktıktan sonra suyun renginin değişmesini izlemeye başladım. Bir yandan da ağrıyan omuzlarımın ağrısını dindirmek için parmaklarımın ucuyla ağrıyan kısımlara masaj yapmaya çalışıyordum. Çukuru kazmak beklediğimden uzun sürmüştü; üstelik muhtar yardım etmesine rağmen. Üzerinden sular damlayan sarı renkli yağmurluğum kapının arkasındaki çivide asılı duruyordu. Hemen altında ise aynı renkteki çamurla kaplı botlarım göze çarpıyordu. Sıcak çayımdan bir yudum aldıktan sonra ne yapacağımı düşündüm. Yaklaşık üç hafta önce tanık olduğum olayı anlatacak hiçbir arkadaşım yoktu. Muhtara hiçbir şey anlatmama rağmen durumdan şüphelenecek derecede zeki bir adamdı. Ancak ketumluğumu görünce zorlamamış; çukuru kazarken pek soru sormamıştı. Çukur iyice derinleştiği sırada küreği yanıma bırakmış; hiçbir şey söylemeden aracına binip gitmiş ve beni çukurun başında yapayalnız bir şekilde bırakmıştı.

Dışarıda yağmur kuvvetini iyiden iyiye artırmıştı. Yaşadıklarımı birine aktaramamaktan kaynaklanan sıkıntımı bastırmak için ahşap masamdaki çekmeceleri karıştırmaya başladım. Üzeri toz tutmuş öte berinin dışında, kareli sayfalara sahip bir telefon rehberi buldum. İlk iki sayfası doldurulmuştu ancak geri kalan sayfaları boştu. Aniden gelen bir istekle masanın üzerinde duran tükenmez kalemi alıp yazmak için hazırlandım. Ancak yazmaya nasıl başlayacağımı bilemedim. Üniversiteden mezun olduktan sonra hiçbir şey yazmamış; yazma gayreti bile göstermemiştim. En son, üniversitedeki kız arkadaşımı etkileyebilmek için uzun bir öykü yazmıştım. Onca geçen zamanın ardından tekrar yazmaya başlamanın ne faydası vardı ki? Kalemi elimden bırakarak, dışarıdaki gün ışığının ağaç gölgelerini istasyonun duvarına yansıtmasını seyrettim. Yağmurun ritmik sesi ve duvardaki gölgeler olayı yaşadığım günü hatırlatınca birden ürperdim. Ve üç haftadır olur olmadık şeylerden ürktüğümü fark ettim. Bu farkındalığın akabinde elim kaleme doğru gitti ve isteksiz de olsa başımdan geçenleri yazmaya başladım.




                                                                        &

Gün batmak üzereydi.


Kızıl gün ışığı, ormana yayılmış sisi yarıp geçiyordu. Çantamın filesinde sallanan boş kancaya göz atıp duruyordum. Uzun süredir ormanda yürümeme rağmen ne bir kara tavuk görmüştüm ne de bir tavşan. Yorgunluktan ayaklarım sızlıyordu. Çamura bulanmış avcı çizmelerim ise külçe gibi ağırdıAv köpeğim ortalıkta deli danalar gibi koşturuyordu; sanki şansımızın yaver gitmediğinden habersizmiş gibi. Bir süre sonra köpeğimi göremez oldum. Boynundaki çanın sesi de kesilmişti. Yanımda çamurlu ve gür akan derenin sesi dışında hiçbir şey duyulmuyordu. Üç-dört kez köpeğime seslenmeme rağmen herhangi bir ses işitmedim. Birkaç dakika sonra, az ötemde tiz bir hırlama sesi duydum. Ardından büyük bir gürültü koptu. Ayıya rastlama korkusuyla en yakın doruk ağacına tırmanmaya başladım. Doruk ağacının sık dallarına tutunarak ağacın yarısına kadar tırmandım.  Dalın üzerine sağlam bir şekilde oturunca tüfeğimi sırtımdan indirip aşağıya doğru nişan aldım. Nefes nefese kalmış bir şekilde dalın üzerinde bekledim.
 
Tüfeğimin içinde 7 numara saçma dolu fişek sürülüydü. Eğer ayıya denk gelirsem pek işe yaramayacağına kanaat getirdiğimden en son çare olarak ateş edecektim. Köpeğimin çan sesini duyduğum sırada tüfeğimin kabzasını omzuma yerleştirdim. Kısa süre sonra köpeğim ağacın altından hızla geçti. Dili dışarıda, huzursuzca koşturuyordu. Temkinli bir şekilde bekledikten sonra köpeğime seslendim. Kuyruğu dik bir şekilde ağacın dibine geri dönen köpek ise mutluluktan birkaç kez havladı. Demek ki peşindeki ayı değildi. Hatta av niteliğinde bir canlı da değildi; öyle olsaydı asla avını bırakıp kaçmazdı. Derin bir nefes alarak kıyafetimi gözden geçirmeye başladım. Üzerimdeki haki rengi yağmurluğuma akunduruk bulaşmıştı. Tam öfkeyle köpeğime söveceğim sırada az ileriden sesler duymaya başladım. Tuhaf bir ezgi mırıldandıklarını zor bela duyuyordum. Köpeğim sesleri duyar duymaz ağaçtan uzaklaştı ve daha uzak bir mesafeden hırlamaya başladı. Seslenip seslenmeme konusunda karasızlığa kapılmıştım. Kızıl gün ışığının son demlerini yaşayıp yerini karanlığa bırakmaya başladığı bu vakitlerde, ormanda bir grup insan ne yapardı ki? Avlanmak için fazla kalabalık ve gürültücülerdi. Ne olduğunu anlayamadığım için sessiz kaldım. Dakikalar ilerledikçe mırıltılı ezgiyi ve ayak seslerini daha net bir şekilde duyuyordum. Onları henüz göremesem de, ağır aksak yürüdüklerini duyabiliyordum. Sisin içerisinde, belirsiz gölgeler hareket ediyor gibiydi. Birkaç saniye sonra, sanki beyaz tuvalin üzerindeki kara lekeler belirginleşiyormuş gibi ortaya çıktıkları anda onları gördüm. Kaç kişi olduklarını veya tanıdık olup olmadıklarını anlayamadım. Ancak hepsi kadındı; bazılarının kara çarşafları perişan haldeydi. Bakır rengindeki kuru çamur vücutlarının her yerine bulaşmış gibiydi. Aralarında topallayan da vardı, uzuvları feci şekilde kırılan da. Bu yaraları pek önemsemeden, ağaç dallarının ve yapraklarının gölgesi altında yürüyorlardı; yürek parçalayan, ninni mi yoksa ağıt mı anlayamadığım, bir şeyler mırıldanıyorlardı. Bazılarının sırtında çaprazlama bez asılıydı ve bezlerin içinde yalnızca başları görünen bebekler vardı. Ancak bebekler hiç kıpırdamıyor; ses de çıkarmıyorlardı. Boğuk ve hüzünlü bir mırıldanma eşliğinde, çaresizce yürüyorlardı.  

Öte dünyadan kopup gelenleri çaresiz bir şekilde izliyormuşum gibi hissediyordum. Tam o sırada, aralarındaki biri, üzerinde bulunduğum ağaca doğru yaklaşıp; elini ağaca yaslayarak soluklandı. İçimden hem yardım etme isteği hem de ortalığı ayağa kaldıracak şekilde bağırma isteği uyandı. Elimde halen tüfeğim vardı ancak işlevini unutmuş bir şekilde elimde tutuyordum. Gücüm kuvvetim kalmamıştı. Ağacın dibindeki kadının sırtındaki kara çarşaf hafifçe yükseliyor, ardından ağır bir soluk veriyormuş gibi rahatlıyordu. Yanından hırpani biri daha geçti; o tuhaf ezgiyi mırıldanarak.

Diğer kadınlar mırıltılar eşliğinde derenin sığ kısmından karşıya geçerek ormana doğru ağır aksak ilerlediler. Ancak geride kalan ve ağaca elini yaslayan kadın beklemeye ve soluklanmaya devam etti. İçimi tuhaf bir ürperti hissi kapladığı anda, kadın da başını yavaşça yukarı kaldırmaya niyetlenince ansızın gözlerimi yumdum. Ter içerisinde titremeye başladım. Tüfeğimi düşürmemek için ne kadar çabalasam da, karanlığın içerisine doğru tüfeği düşürdüm ve uzun süredir tuttuğum nefesimi bıraktım. Tüfeğin birkaç dala çarptıktan sonra çamurlu toprağa düşüşünü duydum. Yine de bir süre açmadım gözlerimi. Ve o ezgili mırıldanmayı tekrardan duydum. Bu sefer bana doğru yönelmişti ses, sanki benden yardım istermişçesine. Üzerinde canhıraş bir şekilde tutunduğum dalın içinde hareketlenmeler başlamıştı. Sanki dalın içi karınca sürüsünün istilasına uğramış gibi kıpırdıyordu. Saniyeler geçtikçe dalın içerisindeki kıpırdanmalar da arttı. Bir anlığına, karanlığın ve sisin hükmü altındaki ormanda sergilenen bu sahneyi yerle bir edecek bir fikrin var olduğuna inanıp; şu an yaşadıklarımın yalnızca bir kabustan ibaret olduğunu düşünerek gözlerimi yavaşça açtım. Üzerinde bulunduğum dalın birçok yerinde ceviz büyüklüğünde şişlikler oluşmuştu. Çevreyi saran sisten dolayı cesaretlenerek başımı aşağıya doğru çevirdim.

Ağaca elini yaslamış bir vaziyette bana doğru bakan kadının boş göz çukurlarını gördüğüm an, dengemi kaybedip; kuru bir yaprak gibi hafiflediğimi hissederek ağaçtan düştüm.



                                                                     &



Elimdeki kalemi bırakıp gerindikten sonra bardağımdan bir yudum aldım, ancak çay buz gibi olmuştu. Yüzümü ekşiterek ağzımdaki soğuk çayı zorla yuttum. Önümdeki masanın üzerindeki deftere bakarak düşünmeye başladım. Şu ana dek bu yaşadığım olayı kimseye anlatamamıştım. Acaba şimdi iyi bir şekilde yazabilmiş miydim? Sonrasını da yazmalı mıydım, emin olamadım. Zaten sonrası evlere şenlikti. Belim ve omzumdaki ağrıların yanı sıra sağ gözümün üzerinde de korkunç bir morluk oluşmuştu. Ağaçtan düşüp birkaç saat baygın yattığımı ise gözümü açtığımda anlamıştım. Zira gecenin zifiri karanlığı her yeri kuşatmıştı. Ağacın dibine düşürdüğüm tüfeğimi de yerden alarak istasyonun üst katındaki odama zor bela dönmüştüm. Odama ulaştığımda aklıma köpeğim gelmişti, ama nasıl olsa ortaya çıkar diye düşünmüştüm. 

Aradan üç hafta geçmesine rağmen köpeğim hiçbir yerde görülmemişti. Ta ki bugün muhtar aracı ile istasyona gelene kadar. Aracın kasasındaki mavi brandanın içerisinde köpeğimin cansız bedenini ilk gördüğümde bağırmamak için kendimi zor tutmuştum. Yaşadığım olayın en net kanıtı önümde durmasına rağmen tek bir kelime dahi söylememiştim. Muhtar ise köpeğimin cansız bedenine daha dikkatli bakabilmem için brandayı biraz daha kesmişti. Köpeğimin tüylerinin yer yer dökülmüş; gözleri ve burnunun üzeri kalın bir çamur tabakası ile kaplanmıştı. Boynundaki çan asılı tasma da yoktu. Boğulmuş olmalıydı ve berbat bir şekilde kokuyordu. İstasyonda çalışmaya başladığım ilk gün, köpeği dışarıda durmadan kaşınırken fark etmiş; uyuz aşısı yaptırıp onu yıkadıktan sonra sahiplenmiştim. Şimdi çürümeye başlamış olan bedeni önümdeyken ağlamamak için kendimi zor tutuyordum. Neyse ki muhtar elini çabuk tutmuş ve brandayı örttükten sonra bir köşesinden tutarak istasyonun arkasına taşımama yardım etmişti. Ben çukuru kazarken muhtar da arada bir kazma sallıyor ardından ise sigara içip dağları saran sisi seyrediyordu. Elimin titremesini bastırmak için ben de iki sigara üst üste içmiştim. Hiç konuşmadan çukuru kazmıştık. Sonrasında hiçbir şey demeden aracına binip gitmişti. Kazılmış bir mezarın kıyısında yapayalnız bir şekilde kalakalmıştım. Yaşadıklarımı anlatamamanın verdiği kasvetle çukuru hızla doldurmuş ve istasyona geri dönmüştüm. Ve şimdi, yazdığım onca kelimenin ardından, iç sıkıntım geçmemişti. Kelimeler kefareti karşılayamamıştı anlaşılan.

Gerinip sandalyemden kalktım. Cebimdeki sigara paketinden bir dal çıkarıp yaktım ve pencereye yönelip camı açtım. Toprak kokusu her yeri sarmıştı. Derin bir nefes alarak sigara dumanımı, her tarafı sarmaya başlayan sise doğru üfledim. Üflediğim duman sise karışıp dağıldı. Sis ağır ağır etrafı sarıyordu. Bu havada müşteri gelmeyeceği kesindi. Kapıya doğru yöneldim ve kapının önünde asılı olan kartı ters çevirerek, KAPALI yazısı görünecek bir şekilde bıraktım. Sigaramdan son bir nefes daha çektikten sonra izmariti camdan dışarıya fiske vurdum ve camı kapattım. İlk önce uyumalı, sonrasında ise bu izbe yerden kurtulmanın yollarını düşünmeliydim. Aklıma nereden estiğini bilmediğim, ezgili bir ıslık çalarak odama yöneldim ve yatağa kendimi bırakarak uykunun derin ve bilinçsiz kollarına teslim oldum. 


Dağlardan esen rüzgarlar, yaprakları çiğ dolu ağaçları sallıyor; yapraklardan dökülen su damlacıkları ise ince bir çise gibi yere düşüyordu. Odadaki pencerenin dışında, içi yağmur suyu dolu bir oluk vardı. Oluğun içerisine düşen her bir su damlası suyu dalgalandırıyor; su üzerinde çırpınan güve de bir sağa bir sola doğru yalpalıyordu. Uzunca süre mücadele eden güve, gece karanlığının altında sonunda teslim oldu. Suyun üzerinde bir an titreştikten sonra tamamen hareketsiz kaldı ve esen rüzgarla beraber oluktan aşağıya süzülüp çamurun içine karışıp gitti.








                                                

   


 


Yorumlar

Popüler Yayınlar